Korumadıklarınız Yaşamıyor, Kolladıklarınız Doymuyor!

Tarihe not düşülsün: Bugün 22 Ekim 2026. Malatya’nın bir sokağında, gün ortasında 61 yaşında, 5 çocuk annesi bir kadın toprağa düşürüldü. İsmi Perihan Akbulut. Vücuduna aldığı 8 bıçak darbesiyle hayatını kaybetti. Fail ise hakkında halihazırda uzaklaştırma kararı bulunan eşi Hasan A.

Aynı haber, aynı cümle yapısı, aynı ağır çaresizlik duygusu… Birkaç günde bir ekranlarımıza düşen bu felaket tablosu, artık münferit bir cinayet haberi olmaktan çoktan çıktı; toplumsal sözleşmemizin, adalet sistemimizin ve devlet aklımızın nasıl bir çöküş içinde olduğunun en somut vesikası haline geldi.

Uzaklaştırma kararı var mıydı? Vardı. Yani devlet, "Ben bu kadının tehlikede olduğunu tespit ettim" demişti. Peki sonuç? Birkaç sayfa resmi evrak, gözü dönmüş bir saldırganın bıçak darbelerini durdurmaya yetmedi. Kağıt üzerindeki koruma kararları, kadınları sokak ortasında katledilmekten kurtaramıyor.

Tam da bu noktada, toplumun her kesiminden yükselen o yakıcı soruyu sormak zorundayız: Biz bu ülkede gerçekte kimi, nerede koruyabiliyoruz?

Evinden çıkıp okula giden evlatlarımızı koruyamıyoruz; her gün şiddet ve güvensizlik sarmalında bir eğitim hayatına adım atıyorlar. Kendi evinde, kendi sokağında yaşamak isteyen kadınlarımızı koruyamıyoruz; koruma kararları bürokrasi arşivlerinde kalırken, cansız bedenleri morglara taşınıyor. Bütün birikimini süslü vaatlerle dolandırılan "fon" tuzaklarına kaptıran, ömrünün emeği çalınan sade vatandaşı koruyamıyoruz.

Ancak öte yandan, adalet mekanizmasının milimetrik bir hassasiyetle, adeta çelikten bir kalkan gibi koruduğu devasa bir kesim var.

Ölçüsüz şekilde, kaynağı belirsiz biçimde zenginleşenleri mükemmel koruyoruz. Çalanı, çırpanı, kamunun hakkını gasp edeni, usulsüzlükle haksız kazanç elde edeni cezasızlık zırhına bürümekte son derece mahiriz. Sıradan bir vatandaşın hakkını araması aylar, yıllar sürerken; gücü, parası ve nüfuzu olanların hukuk sistemindeki kapıları nasıl rahatça açtığını, soruşturmalardan nasıl tereyağından kıl çeker gibi sıyrıldığını dehşetle izliyoruz.

Adalet, mağdura gelince kaplumbağa hızıyla ilerleyen ya da kağıt üstünde kalan bir prosedürden ibaretleşirken; güce ve haksız kazanca gelince koruyucu bir meleğe dönüşüyor.

Bir ülkede en temel, en kutsal hak olan "yaşama hakkı" dahi tesadüflere, saldırganın insafına ya da şansa kaldıysa; orada toplumsal huzurdan veya hukuk devletinden söz etmek imkansızdır. Perihan Akbulut’un çığlığı, sadece Malatya’nın bir sokağında patlayan bir acı değil; korunmayan halkın, kollanan ayrıcalıklılara karşı biriken sessiz isyanıdır.

Adalet, öldükten sonra tutuklama yapmak ya da başsağlığı mesajı yayınlamak değildir. Adalet; Perihan’ı o sokakta canlı tutabilmekti. Bu terazi dengelenmedikçe, kamuoyu vicdanı bu cezasızlık zırhını kırmadıkça hiçbirimiz güvende değiliz.


Yorumlar (0)

Bu yazıya henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yap
osohbet.org