Makam mı, Başkanlık mı?
Seçim yaklaştığında şehirlerin görüntüsü değişir. Afişler asılır, sloganlar çoğalır, kürsüler kurulur ve birbirinden iddialı vaatler havada uçuşur. Her aday, seçildiğinde neler yapacağını anlatır.

Fakat seçim dönemlerinde nedense daha önemli bir soru arka planda kalır:
"Bu makamı gerçekten taşıyabilecek misiniz?"
Çünkü başkan olmakla başkanlık yapmak aynı şey değildir.
Birincisini sandık belirler.
İkincisini ise zaman.
Koltuğa oturmak kolay, sorumluluğu taşımak zor
Bir makamın kapısından geçmek, o koltuğa oturmak ve fotoğraf vermek kolaydır. Asıl mesele, o kapı kapandıktan sonra başlar.
Çünkü makam yalnızca yetki vermez. Aynı zamanda sorumluluk yükler.
Başkanlık; "Ben karar veririm" demek değildir. Gerektiğinde "Ben yanlış yaptım"diyebilmektir.
Eleştiriye tahammül edebilmek, övgü karşısında ölçüyü kaybetmemek, kendisine oy vermeyen insanların da hakkını gözetebilmek ve alınan kararların hesabını verebilmektir.
Çünkü gerçek yönetici, yalnızca kendisini destekleyenlerin değil, kendisine mesafeli duranların da yöneticisidir.
Seçim biter, asıl sınav başlar
Seçim gecesi sandıklar açılır, sonuçlar açıklanır ve bir isim diğerlerinden daha fazla oy alarak göreve gelir.
Fakat o andan itibaren artık kampanya bitmiş, yönetim başlamıştır.
Afişlerde yazan vaatler yerini icraata bırakır. Kürsülerde kurulan cümlelerin yerini alınan kararlar alır.
İşte gerçek sınav tam da burada başlar.
Çünkü halk, seçim döneminde söylenenleri bir süre sonra unutabilir; ancak kendisine nasıl davranıldığını kolay kolay unutmaz.
Güven, bir seçim gecesinde kazanılmaz. Güven; verilen sözlerin tutulmasıyla, kararların şeffaflığıyla, adaletli yönetimle ve insanların yalnızca oy isterken değil, ihtiyaç duyduklarında da hatırlanmasıyla inşa edilir.
Başkan, bir şehrin tamamını temsil edebilir mi?
Belki de seçimlerin en önemli sorusu budur.
Kendisine oy veren insanların yanında olmak kolaydır. Zor olan, kendisine oy vermeyen insanların da hakkını aynı kararlılıkla savunabilmektir.
Çünkü seçim sandığı bir şehri bölmez.
"Bizimkiler" ve "onlar" diye iki farklı vatandaş sınıfı oluşturmaz.
Seçim bittiğinde geriye yalnızca bir gerçek kalır:
Kazanan artık bir grubun değil, bütün şehrin yöneticisidir.
İyi bir başkan, kendisine verilen oyları bir güç göstergesi olarak görmek yerine, o oyların beraberinde getirdiği sorumluluğu düşünür.
Peki biz neyi seçiyoruz?
Belki de seçim dönemlerinde kendimize daha fazla sormamız gereken soru budur.
Bir ismi mi?
Bir partiyi mi?
Bir sloganı mı?
Yoksa gerçekten bir yönetim anlayışını mı?
Çünkü güçlü görünen her aday, güçlü bir yönetici olmayabilir.
Gerçek güç; en yüksek sesle konuşmakta değil, gerektiğinde dinleyebilmekte ortaya çıkar.
Gerçek liderlik; herkesin sizi alkışlamasını sağlamak değil, sizi eleştiren insanların dahi kendisini değerli ve güvende hissedebileceği bir yönetim anlayışı oluşturabilmektir.
Makam mı, başkanlık mı?
Makam isteyen kişi önce koltuğu görür.
Başkanlık sorumluluğunu taşıyan kişi ise önce insanı görür.
Makam, insana "Ben kimim?"sorusunu sordurabilir.
Başkanlık ise çok daha ağır bir soruyu önüne koyar:
" Ben bu insanların hayatında neyi değiştireceğim?"
Seçim günü herkes bir tercih yapacak. Kimi bir isme, kimi bir partiye, kimi bir projeye, kimi de değişim umuduna oy verecek.
Ama sandıklar kapandıktan sonra bütün siyasi tartışmaların üzerinde tek bir gerçek kalacak:
Makamlar değişir. Başkanlar değişir. Seçimler biter.
Fakat bir yöneticinin şehirde bıraktığı iz, görev süresinden çok daha uzun yaşayabilir.
Bu yüzden artık yalnızca afişlere, sloganlara ve kalabalıklara bakmanın zamanı değil.
Adayların ne söylediğinden çok, nasıl bir yönetici olacaklarına bakmak gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca başkan seçmek değil.
Asıl mesele, o koltuğa oturacak insanın o makamla birlikte neye dönüşeceğidir.
Songül CAN
Bu habere henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!